10 11 2009

özlüyorum...


29 07 2009

kelime oyunları: aile

"içerideki masayı da taşıyalım da salona, çocuklar orada otursun. bu masaya hep birlikte sığmayız" diyordu annem yengeme, akşam için sofrayı hazırlarlarken. her yılbaşında olduğu gibi ufacık evin ufacık salonunda kalabalık -11 büyük 5 çocuk- bir yeniyıl yemeği daha yenilecek.
hemen itiraz etti ismail, "ben çocuk masasında oturmam, ben artık çocuk değilim!", kendince hiç bir zaman çocuk olmadı ki o zaten! ben fazla önemsememiştim bu konuşulanları, nasılsa bir fırsatını bulup annemin kucağına ilişecektim yemek sırasında, kandırırsam rakısından bir damla bile kaçırabilirdim.
üst kattan kuzu dolması kokuları gelmeye başlamıştı bile. ana yemek celal ile şadan'ın, dedemin ve anneannemin göreviydi. çok önceden kuzunun siparişi verilir, alındığı gün iç pilav hazırlanır, doldurulur, tekrar dikilir ve fırınlanır. bir de eğer dedem üşenmemişse midye de doldururdu mutlaka. diğer yemeklerde herkesin parmağı vardır, annem, teyzem, yengem. zeytinyağlılarda hepsinin emeği olur, bolca da ot olmalı sofrada. aman mezeler unutulmasın. peki yemekten sonra neler var? tatlıyı ya annem ya yengem yapar, artık kimin eli değerse...
yedi gibi başladılar gelmeye, şenlikli bir akşam yemeği olacağı kesin. hediyeler var mıydı acaba çocuklar için, herbirimiz gelenlerin ellerine bakıyoruz. sofra şahane görünüyor, önce hoşbeş sohbet her zaman olduğu gibi. herkesin gözü masada ama hemen geçilmiyor. eee bakalım, bir yıl daha bitti muhabbetleri var. sonra birisi "hadi artık" diyor, sofraya geçelim. önce babalar başlıyor oturmaya, sofranın dip kısımlarına yerleştiriliyorlar. onların kalkmaları gerekmeyecek yemek esnasında. dedem başlıyor ufak ufak kadehleri doldurmaya. o sırada "çocuklar" yerleştiriliyor kendi masalarına. ismail gene itirazcı, "güneşle ufuk neden oradalar peki?" diyor teyzeme [iki ablası yani ama onlar bizden büyük ki zaten?]. hemen gidip babasının yanında bir yer ediniyor, hayırlara aldırmadan. amaç belli: ben bir kaçak yuduma razıyım ama o ortak olacak babasına! olsun, yılbaşı akşamı değil mi ki... çocuk masasında dört "çocuk" kalıyoruz her seferinde olduğu gibi. ardından anneannem geliyor elinde kocaman bir tepsi ile, içinde nar gibi kızarmış kuzu dolması. annem kocaman bir bıçakla başlıyor servise. önce gene beylere, onlar zaten başlamışlar yeşillerden mezelerden yemeğe hafiften. sonra gene çocuklara, en son hanımlar alıyor tabaklarını önlerine, onların da doluyor kadehleri. bizlere "cola" var, eniştem getirmiş yine kasa kasa.
kadehler kalkıyor mutluluk ve birliktelik için bir yılbaşı akşamı daha. ben ise yine şanslı hissediyorum kendimi, bu kadar mutlu ve o boyumda bana çok büyük görünen ailemin içinde olduğum için.

15 07 2009

harika

haarika hissediyorum kendimi. çoook uzun zamandan beri bu kadar iyi değildim, belki de hiç bu kadar iyi olmadım. özgürüm, huzurluyum, mutluyum, kendime güvenim tam, her şeyi başarabilirim, istediğim ve hayal ettiğim herşeyi hem de! bunu yapmak o kadar kolay ki aslında, "kolaymış ki" demeliyim belki de? gelecek kaygım yok artık, her şey yoluna girecek, maddi şeyler beni üzmeyecek, nasılsa yeri gelince olması gerekenler bir bir olacak. her şeyin bir nedeni var, nasıl ağladım ankara'ya taşınıyorum diye! oysa olması gerekenmiş bu. gerçi şimdi izmir'den bu satırları yazmak uzaktan gazel okumak gibi belki ama, yok yok değil. ankara olmasaydı, hayatımızın akışı bu yöne girer miydi? sanmıyorum. ben mutluyum şimdi arkadaş, hem de nasıl! her gün karşılaştığım insanlar, arkadaşlarım, tanıdıklarım, tanımadıklarım, soruyorlar nasılsın diye. cevabım hep aynı; harikayım, hem de çok!

21 01 2009

keşke

uyusam...

13 12 2008

kelime oyunları: tesadüf

hastalık bir tesadüf olabilir mi acaba insan hayatında. koşarak geldik izmir'e erkenden, dönüş yolu çabuk görünecek endişesi ile. ama incegül'ün deyimi ile "koca kişisi" hastalanıverince tatil ortasında, bir türlü iyileşemeyince, üç gün boyunca 24 saat yataktan çıkamayınca, ertelendi bizim de dönüş yolu tesadüfen. bugün çıkamadık yola, yarın hiç olmaz, karlı ankara yolu şimdilik pazartesi görünüyor ya bakalım, yeni tesadüfler de çıkabilir karşımıza, sağlıklı olanları diliyorum lütfen, bilgilerine...

***

günlerden bir gün evden çıkmaya karar verdi poka, 1.5 yaşına kadar hiç yapmadığı halde. elsa ile birlikte burada yaşamaya başladıklarından beri bir türlü cesaret edememişlerdi kapı dışarı çıkmaya ama sürekli bahçeye çıkan roni'ye özenmiyor da değillerdi. zaten ona cesaret veren de roni olmuştu ama çok da endişeliydi dışarıdaki hayatı yaşama konusunda, roni'nin tüm anlattıklarına rağmen. yine de kararttı gözünü başladı merdivenleri sessizce inmeye. önce frida'yı kolladı en üst basamaktan, tamam, frida köşesinde pinekliyordu tembel tembel ve onu görmemişti. bir kaç basamak, bir iki tane daha, aralık pencerenin önünde bekliyordu onu roni, mırrrrrrr haydi acele et! minik de dışarıdaydı, bahçede kardeşi ile buldukları küçük topu evirip çevirmeye çalışıyorlardı. arada lili'nin de katıldığı bu oyunu oynamayı o kadar çok istiyordu ki o da. elsa'ya sen de gel demişti ama elsa kararlıydı çıkmamaya, pencereden seyretmeye devam edecekti. tam son basamağa gelmişken frida dikti kulaklarını, hissetmişti kendinden habersiz bir şeyler döndüğünü, lili'ye bir göz attı, lili merdivenlerin başında bekliyordu dimdik. pokayı ve diğer kedileri seviyordu lili fridanın aksine, frida ise sadece minik ile arkadaş olabilmişti. diğerleri onun için kovalanacak hedeflerdi hala. lili'nin merdiven başındaki duruşundan fırlaması gerektiğini anladı ve üç bacağı üzerinde kendinden beklenmeyen bir hamle ile atıldı öne doğru. işte ne olduysa o zaman oldu: poka korkudan ne yapacağını şaşırmış bir halde mutfak tezgahına zıpladı. aslında geri kaçabilirdi çünkü eksik bacağı ile frida merdiven çıkamıyordu ama poka bahçeye bu defa çıkamazsa bir daha cesaret toplayamayacağından korkuyordu. tezgahın üzerinde kurulu bir tuzak olduğundan habersiz pencereye ulaşmaya çalışırken patileri az önce dökülmüş olan zeytinyağına bulanınca kaymaya başladı ve kendi etrafında attığı bir kaç turdan sonra, gözleri pencere önündeki roni'yi araken kendini havada uçar buldu. bu gürültüye oyunlarını bırakan minik ve şerpa da koşarak gelmiş cam önene yerleşmişlerdi, gösteriyi kaçırmamak için. elsa ise tüm cesareti ile merdivenin ortasına kadar inerek başını uzatmış, olan biteni anlamaya çalışıyordu. ve o anda olan oldu, poka havadaki uçuşunu tamamladıktan sonra dört patisi ile tam olarak fridanın sırtına inmeyi başarmıştı, frida neye uğradığını şaşırmış, pokayı üzerinden atmaya çalıştıkça poka panikle tırnaklarını daha çok tutturmaya çalışıyordu fridanın sırtına. manzara görülmeye değerdi, lili frida ve pokanın etrafında havlayarak koşuyor, frida kendi etrafında dönerek havlamaya çalışıyor ama ancak garip sesler çıkarabiliyor, poka ise şu aptal frida dursa da kaçabilsem hesapları yapıyordu. ayla'nın içeri girmesi ile herkes onun üzerine atlamakta buldu çareyi. zavallı ayla neler olduğunu anlamadan yerde buldu kendini, tepesinde mırlayan ve vuvlayan kedi ve köpekleri ile birlikte. sonuç fena değildi, frida artık ufak ufak minik dışındakilerle de iyi ilişki kurması gerektiğini anlamış, poka aylanın kucağında dışarı çıkabilmişti. sonra herkes işinin başına döndü, frida pinekledi, poka minik, şerpa ve lili ile top çevirdi, roni pokayı zor da olsa dışarı çıkarmayı başarmış olmanın gururu ile bahçede, elsa ise pokaya uymayıp içeride kaldığına memnun bir halde pencere önünde onları izledi. ayla ise onlarsız hayatının ne kadar sönük olacağını, oysa şimdi yaşadığı keyfi hiç bir şeye değişmeyeceğini düşünerek huzur içinde çayını yudumladı çimlerde uzanırken.

a bu arada "tesadüf" kelimesi bu hikayede geçmiyor ama yine de tesadüfen aklıma geldiği için yazdım:-)

16 11 2008

kelime oyunları: med cezir

sadece dalgalar mıdır gelgit yaşayan acaba, peki ya annelere ne demeli? onların yüreği değil midir bir kabaran bir alçalan. med cezir dediğin günde iki sefer gösterir kendini denizlerde, ama benim yüreğim günün her saati med cezir. ayın çekim alanı da nedir ki bir evladın çekim alanı yanında, hani devede kulak desem yeridir!

10 11 2008


" Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir. "

31 10 2008

dostluk ödülü


harika bir ödül, dostluk ödülü, blog dostluğu, sevgili tabiat ana'dan. çok sevdim, bayıldım, sanki ankara'ya hoşgeldin der gibi geldi, içimi ısıttı! çok teşekkürler, ben de sana veriyorum aynı ödülü, iade-i ziyaret gibi diyelim, ve diğer blog dostlarıma, hepsine, ama özellikle de geveze'me, özlem'ime, nur teyzem'e, sibel'ciğime, incegül'üme, evrim'ciğime, ne bileyim işte, herkese, tüm blog dostlarına. bu ödül sanırım hepimizin...

29 10 2008

cumhuriyet bayramı



çocuklar şarkı söylemektedir, "atatürk yoktu düşman geldi, atarük geldi düşmanı yendi"

29 ekim'de ata'yı ziyaret etmişlerdir anne ve babalarıyla, huzurunda çiçeklerini bırakırlar. sonra der ki biri "ama biz atatürk'ü görmedik ki anne?"

evet der annesi, göremedik canım. atatürk uzun yıllar önce düşmanı yendi ama sonra öldü. şimdi hani o çiçek bıraktığımız yerde yatıyor.

çocuk suratını asar, "çok üzüldüm anne" koşarak kardeşinin yanına gider, onu haberdar eder bu yeni öğrendiği durumdan.

kardeşi de üzülmüştür, "peki atatürk öldüyse şimdi düşmanı kim yenecek anne?"

anne şaşırır, üzülür, bilemez ne diyeceğini. sonra cevaplar "biz oğlum, biz yeneceğiz"

evet atam, kurduğun cumhuriyet'in bekçileri biziz, yeni bekçiler yetiştiriyoruz. "harici ve dahili" tüm düşmanları biz yeneceğiz! kanımızla, canımızla!

15 10 2008

fotoğrafın dili: nereye hemşerim?

fotoğraf: Özlem Özel Gürbüz


bütün hazırlıklar tamamlanıp eşyalar bavullara, bavullar da arabaya yüklendiğinde artık biz de hazırdık yola çıkmaya. ben, kızlar gülay ve evren, ve hakan. defalarca konuştuğumuz bir şeyi yol öncesi huzursuzluğu göze alarak bir daha dile getirdim: "yol haritasını aldık değil mi hayatım?"
sessizlik, iyiye alamet değil. "yol haritası diyorum canım, aldın değil mi bir tane. hani sonra canımız sıkılmasın bir terslik olursa"
"ya ne terslik olacakmış kızım, atlayın bakalım arabaya. yol haritasına ihtiyacım yok benim. zaten her yer levha, ülke sınırlarında kaybolacak değiliz ya!"
hımmm, demek unutmuş harita almayı, yandık ki ne yandık. en son "ne kaybolacakmışız" dediğinde kemer'e giderken soluğu kemer'de almıştık. ama bu kemer pek deniz kıyısında değildi, biraz kuzeyde kalmıştık da gece vardığımızda neye uğradığımızı şaşırmıştık. allahtan çocuklar yoktu yanımızda. ama bu defa kaybolmak istemiyorum. bir harita edinmemiz lazım!
"bak hayatım tamam çok iyi biliyorsun yolları ama yine de bir haritamız olsa, arada benzincilere uğrayalım da soralım karayolları haritaları var mıymış diye, ne dersin?"
"gerek yok, sen şimdi kızları yerleştir de bir an önce çıkalım yola. sabah erkenden oteldeyiz, merak etme"
evet tabii, hay allah keşke yola gece çıkmasaydık. neyse, ben dersimi çalıştım allahtan. "bak dün abimle konuştum turgutlu, salihli, buldan, acıpayam, korkuteli sonra da antalya olmalıymış en kısa güzergah."
"demek abin öyle diyor?"
tamam şimdi yandık, nerden abim dedim, keşke ben haritadan bakmıştım falan deseydim, of ya off. "ya evet, onlar daha önce gitmişlerdi ya, o bakıma?"
"evet ama ben ona katılmıyorum canım, biz kıyı kıyı gidelim, hem gezmiş oluruz"
"ya tatlım gece yolculuğu yapacağız niye gezelim? en kısa yoldan gidip sabah erkenden varalım işte. sen öyle dememiş miydin, hani sabah erkenden varacaktık?"
"anneee, gecenin bi saati kalktık, hala ne bekliyoruz yola çıkmak için? arabada konuşsanıza!"
"hadi karıcım hadi, bin arabaya da yola çıkalım bir an önce. bak kızlar da huzursuz olmasın, yolda konuşuruz"
"peki canım, hadi madem çıkalım yola da bakalım nereye gideceğiz?"
"ne dedin?"
"yok yok birşey, hadi dedim gidelim"
....
"hakan, neden bu yola girdik canım?"
"e kıyı kıyı gidicez dedim ya, o bakıma"
"ya hakan, kıyı kıyı gidelim de antalya'ya giderken kuşadasında ne işimiz var hayatım?"
"bak meral, hem kaybolmak istemiyorum diyorsun hem de işime karışıyorsun. şimdi hayatım kıyı şeridini takip edersek bu yol bizi nereye götürür?"
"nereye canım?"
"antalya'ya, hatta istersek iskenderun'a kadar gideriz böyle"
"hakan'cım en azından muğla'ya kadar kıyıdan gitmeseydik, yani o kadarını başarırız kaybolmadan değil mi?"
"ya kim kaybolacakmış, ben biraz değişiklik olsun istiyorum. yoksa çık izmir'den, hiç kırmadan direksiyonu dooğru antalya'ya herkes gider"
hay ben abim dedi diyen dilimi ısırayım!
...
...
"saat kaç oldu? neredeyiz?"
"boşver sen saati uyumana bak, doğru yoldayız"
"şu lehvada bodrum yazısı mı gördüm canım ben yoksa uyku mahmurluğundan mı bana öyle geldi?"
"yok hayatım bodrum'a gelmek üzereyiz."
"ya hakan biz antalya'ya gidiyoruz bodrum'da ne işimiz var?"
"e gelmişken bir içinden geçelim dedim, yoksa bu kadar yolu boşuna mı yapsaydık?"
"bak canım ben kapatıyorum gözlerimi, mümkünse antalya'ya gelinceye kadar beni elleme! tabi yarın akşama kadar uyuyabilir miyim ondan emin değilim!"
"uyu sen uyu, kocana güven!"
...
...
"meraaal meral, uyan bak manzara çok güzel"
"hı ne ne manzarası?"
"gökovadan geçiyoruz, çok meşhurdur burası!"
"saat kaç?"
"boşver sen saati, manzaraya bak, sonra neden beni uyandırmadın deme dedim. gene kapa istersen gözlerini."
...
...
sabah olmuş yaşasın, neredeyiz acaba? ben de iyi uyumuşum anlaşılan.
"ooo uyandınız demek, kızlar hala uyuyor valla."
"neredeyiz?"
"kale'ye varmak üzereyiz"
"kale neresi hayatım?"
"işte kıyı kasabası, yani herhalde. ama fethiye, kınık, kalkan hepsini geçtik yolda."
"ya sabah oldu biz neden antalyaya varamadık daha hakan, ne kadar var daha yolumuz, bu kadar saat ne yaptık?"
"datça bizi biraz oyaladı, ondan varamadık. yoksa çoktan antalya'daydık"
"hakaan, datça'ya girmedik değil mi canım, hani orası yol üzerinde de kalmıyor kıyı şeridi bakımından diye biliyorum da?"
"e girdiysek ne olmuş, yalnız hakikaten orası vakit kaybı oldu kabul ediyorum"
"of hakan of! bari kale her neresiyse durup bir kahvaltı edelim, kızlar da acıkmış olur."
...
...
"hakan'cım, bak ben şu kamyon şoförüne sordum nasıl gideceğiz diye antalya'ya, çok yakındaymışız, 3 saatlik falan bir yolumuz kalmış. önce kemer'e varacakmışız, oradan da antalya!"
"ya sen elin adamı ile ne konuşuyorsun meral!"
"e sana sor dedim hala gerek yok diyorsun. kaç saattir yoldayız, neresi olduğunu bilmediğimiz bir yere varabildik anca."
"bak sakın bir daha yapma böyle meral!"
"yapmam hayatım, bir daha seninle yola çıkmak mı? kesinlikle yapmam!"
"hadi hadi binin arabaya'da gidelim artık."
"evet gidelim yoksa bana birşeyler olacak!"
...
antalya: 50km
...
"aaa hakan bak gördün mü 50 km bir yolumuz kaldı, walla inanamıyorum. aslında yolda öğle yemeği de yesek belki iyi olur. daha oteli bulacağız."
"oteli sen bana bırak, elimle koymuş gibi bulurum gör bak"
"evet canım tabii. hakaan, çok hızlandın sanki biraz yavaşla istersen. geldik derken başımıza bir iş gelmesin!"
"olmaz bir şey, öğle yemeğini de otelde yeriz, bak yarım saate odamızda olacağız."
"yok yok ben iki saate razıyım artık."
...
"bakın memur bey, izmirden geliyoruz 14 saattir yoldayız, biraz hızlanmışım artık yolu bitirecekken. bu defalık görmeseniz bizi?"
"hemşerim 14 saatte izmir'den antep'e varırsın. ne yaptın sen?"
"e biz biraz geze geze gelelim dediydik o bakıma"
"valla beyefendi hadi hız sınırını aştığınızı görmezden gelelim ama maalesef daha ciddi bir sorununuz var"
"neymiş o?"
"arabanızın vizesi yok, iki ay önce dolmuş, yenilememişsiniz"
"hakan ne diyor memur bey? yaptıracaktın yola çıkmadan?"
"ya evet meral'cim de unutmuşum anlaşılan"
"hakan bey, 700 ytl para cezanız var, maalesef arabayı da kapatmak durumundayım"
"yok artık!"
"var artık hemşerim, kanun böyle!"
"kızlar alın eşyalarınızı gelin buraya, memur bey size zahmet bir taksi anons etseniz, hani ayıp olmazsa eğer diyorum. hakan, ben şimdi kızlarla birlikte otele gidiyorum. taksici beyefendi kıyı şeridinden bizi götürür merak etme canım, rotayı bozmayız. sen de artık haftasonuna kadar gelirsin herhalde unutmadan yanımıza!"
...
"nereye hemşerim yürüyerek?"
"izmir'e dönüyorum memur bey, kıyı şeridini takip edersem eğer kaybolmadan varırım zannımca!"
***
not: mesafeler ve süreler haliyle uygunsuz olabilir, olduğu kadar artık:-)

29 09 2008

kelime oyunları - beklemek

sizi bekliyoruz, seni ve oğlunu
bize bekliyoruz, evimize
yeni evimize, hani ankara'daki
şimdi evimdeyken yazıyorum bunları, izmir'de
tuhaf bir duygu, evimdeyken evime gelin demek
ama başka evime, evim dediğimde tuhaf gelen yere
oğlanlar mı? onlar çoktan alıştı
yola çıkarken "evimize geri gelecek miyiz?" diyorlar
onlar izmir'de doğmuşuz diyecekler, ama evimiz burası
oysa biz, evimiz izmir ama burada yaşıyoruz diyeceğiz
şimdi oraya evimiz demek için desteğe ihtiyacımız var
orayı ev yapabilmek için kendimize, sıcaklığa ihtiyacımız var
insan evinde sevdiklerini görmek ister
şimdi benim size de ihtiyacım var,
bize gelir misiniz acabaları bir tarafa bırakıp?
bilmiyorum zor demeyip, oğlunla kolkola verip,
bize gelir misiniz? evimize, hani ankara'dakine?

04 08 2008

uyku-suz

uykumu kaybettim: hükümsüzdür!
insanın uykusu neden kaçar? daha da önemlisi nereye kaçar? hadi bir yere kaçtı diyelim, neden geri gelmez de günlerce gecelerce insanı deli eder?
ben biliyorum aslında neden kaçtığını, kafam her boşaldığında [kafamın boşalması=oğlanların uykuya dalması] başlıyorum ankara'daki evi düşünmeye. artık öyle kara kara da düşünmüyorum. orasını nasıl yapsak? şu duvar ne renk olsa? öbür duvarları da mı yıksak ne? yatağı nasıl yerleştirsek? mutfak ilave ışık ister mi? balkonu hemen mi kapasak sonra mı? ah o avize aklımda kaldı alsak mı almasak mı? eski dolabımı siyah beyaz boyasam da yeni bişey yapsam. yeni fenerler alsam, onlarla bir köşe yapsam. koltukları o tarafa mı koysak bu tarafa mı? yok walla, bu sabırsız beyin sabredemiyor bir ay daha, kafasına göre plan proje çiziyor olmadık saatlerde.
dedim ya mesele neden kaçtığı değil benim uykunun, orası belli, mesele nereye kaçtığı. hani bilsem, tutup kulağından getireceğim evine. kır dizini otur, kov koştur fazlalıkları, bir daha da gitme diyeceğim ama bilmiyorum ki nerede? on gündür yok kendileri, bekliyoruz bakalım gelecek diye. gelmezse işim iş, bir ay daha uyku-suzum!

03 08 2008

kelime oyunları: gölge

gölgelerinden kaçmaya çalışıyorlar, koşarak uzaklaşıyorlar bir o tarafa bir bu tarafa. bazen doğru tarafa koştuklarında bıraktığını sanıyorlar gölgelerinin peşlerini, seviniyorlar kurtuldukları için. tam rahat rahat yolarına devam edecekken gölgeleri buluyor onları sanki hiç bırakmamışcasına. canları sıkılıyor, yeniden kaçıyorlar. ters yönde gidip büyütüyorlar gölgelerini ve korkuyorlar bu defa, peşlerindeki kocaman gölgeden. taa ki yeniden ondan kurtulana dek, arkalarını kollayarak kaçıyorlar.
onların hayatları böyle geçecek, arkalarını kollayarak kaçmakla. arada bir rahat ettiklerini sanıp çıkacaklar meydana, kendilerini güçlü sanacaklar, canlar alacaklar, canımızı alacaklar, yüreklerimizi yakacaklar. ama sonra yeniden ters yöne düşecek yolları, arkalarındaki gölgeler büyüyecek, dev kadar olacak.
onlar hep gölgelerinden korkacak, onların gölgeleri "mustafa kemal"ler olacak!

21 07 2008

teşekkürler zeki triko


17 07 2008

aklımda kalanlar - bölük pörçük - saçma sapan

iki büyük blok var önümde. biri caddeye paralel. diğeri ise tam karşıda, caddenin bittiği yerde duruyor. ikisinin de belki yüzden fazla penceresi kapalı. bu bloklardan birinde yaşadığını biliyorum. tuhaf bir muhit burası, caddeden çok az araba geçiyor. insanlar bu yolu pek kullanmıyorlar sanırım, sapa mı geliyor acaba. biraz ürkütücülüğü var, ama ürkütücü olan yol değil, bu iki blok. bir perde mi aralandı yoksa ben mi paranoya yapmaya başladım. aklımı yitireceğim senin peşinde! geçen defa geldiğimde izini kaybetmiştim ama bu defa kaçırmayacağım seni. işte oradasın, sanırım karşıya geçmeliyim. hangi bloğa gireceksin? tam arkandayım. tuhaf olan sensin, sadece bloklar değil. tanrım nasıl bir şey bu böyle hareket eden merdivenler, boşluğa mı çıkıyorum? daha hızlı koşmalıyım, neden bizlerin girmesini istemiyorlar? kimler yaşıyor burada, sen kimsin? bölgeyi kapatabilirler mi? kimse bilmiyor burada olduğumu. o dedektif peşimde miydi acaba? deli olduğumu düşünüyor ama değilim. benden koruduklarını sanıyorlar ama asıl hepimiz onlardan korunmalıyız. ben deli değilim. çatı katında ne işimiz var, nereye saklandın? bu da ne, tek bir bulut yoktu az önce, bu kapkara hava da nereden çıktı şimdi. haydi çık karşıma eğer korkun yoksa. sırrını öğreneceğim, bugün bunu yapacağım!
"sırrım dostum, senin zihninde! ve sen bugün bunu bilemeden öleceksin!"

kelime oyunları: deniz

deniz'ime...
.
deniz mavi
mavi hüzün
hüzün yaşam
yaşam sevmek
sevmek aşk
aşk ayrılık
ayrılık acı
acı siyah
siyah beyaz
beyaz mutluluk
mutluluk çocuk
çocuk arkadaş
arkadaş dost
dost güven
güven inanç
inanç yürek
yürek beden
beden ruh
ruh engin
engin deniz
deniz can
deniz canan

14 07 2008

kıskançlık

şimdi bir dost almış kuzusunu da yanına, bir başka dostun yanında almış soluğu. onun kuzusu ile birlikte gezip tozmak, dertleşmek konuşmak paylaşmak ve kimbilir daha ne güzel başka şeyler yapmak niyeti ile. teknoloji ile katıldım aralarına bir kısa süreliğine akşam ama aklım dost sohbetinde kaldı, itiraf ediyorum. ben de dedim alayım kuşumla kuzumu da katayım kendimi yanlarına ama düşüncesi bile yorucu bu fikrin... kuşları kuzuları satmak paklar beni dost sohbeti için. gelecek onun da vakti, bekliyorum sabırla...

01 07 2008

boş-dolu

çok boşluk bırakmışım zevzek'imin mekanına. bu boşluk esnasında bir ev boşaltmışım, iki boş odaya sığdırmışım 6 yıllık anıları, kocamı boş bir otel odasında bırakmışım ankara'da, sonra bir başka boş odaya sığınmışım iki oğlumla birlikte. ama şimdi bakınca o iki boş oda dolmuş onca eşyamızla, sabırsızlıkla bizi bekliyor. kocam ankara'da doldurmuş otel odasını olan giysisiyle her fırsatta yanımıza geliyor. ve biz o başka boş odayı evimiz edinmişiz, onu içeren evde büyüklerimizle kısa da olsa özlenecek günler yaşıyoruz. baktım artık hayatımız dolmuş yeniden güzelliklerle, zevzek'in de dili çözülür yine umuduyla yazıyorum şimdi bu boş-dolu hikayesini.
biz bardağımızın yarısını boşaltmıştık boşaltmasına da, diğer yarısı hala dolu. daha da doldurulmayı bekliyor!

29 05 2008

kelime oyunları: masalcı

gün batımında gelir masal vakti şehrime. camımın ötesinde görülen beton kuleler çarpışık ovalar kaybolur birer birer güneşle birlikte, misafirliğe giderler onun evine. her gece olduğu gibi sadece o geceliğine. işte o zaman başlar masal bir varmış bir yokmuş diye. her biri bir ışık bırakır ardında. yakından yine soğuk ve tek başına ama uzaktan bakınca, benim camımdan, gökyüzündeki yıldızlar oluverirler o çarpışık ovalar, beton kuleler. yıldızların arasındaki yolculuğuma dönerim bir kez daha. her bir kümede ayrı bir hayat yaşar ve ben masalımın kahramanı olunca, her bir hayata uğrarım camımdan ötede. bir gün kuledeki prensese giderim, bir gün ormandaki pastacıya. bazen yolum daha uzaklara düşer, küçük çocukların büyük dünyasında buluveririm kendimi. en zorudur onların yanına gidebilmek, ama en çok sevdiğim de odur benim. camın ötesinden varabilmek yanlarına, masl içinde masal da olsa... sonra tek tek başlar sönmeye ışıklar, yıldızlar kapatır parlayan gözlerini. yerlerini alır yeniden betonlar. bitmiştir onların da misafirliği, güneşle birlikte dönerler evlerine. ve ben o zaman başlarım uyumaya, bir sonraki masal vaktine kadar.
bir iki masal vakti
bir iki masal bitti

son iki cümle ya-pa yayınlarının bir hikaye kitabının başlangış cümlesidir...

08 05 2008

fotoğrafın dili: görmek

foto: Selahattin Sönmez (Turkish Daily News)
sen göremeszin oradan benim gördüklerimi, ister en yüksek dağa tırman ister en uzun kuleye çık. yetmez görmek için bulunduğun yerden bakman, benim yerimden bakmadıkça.. gökyüzünde uçan eflatun martıları yalnız ben görebilirim, güneşin mavi ışıklarını, ayın sarı yansımasını ben! uçurtmanın üzerine oturmuş elleriyle bulutları yakalayan kızla kartalın kanatlarında "daha hızlı" diye bağıran oğlan yalnız bana görünür. alice'in turuncu kedisi yalnız bana güler, bay tavşan yalnız benim takip etmemden korkar da kaçar.
ben bir tek dışarıyı değil içeriyi de görebilirim baktığım yerden. istediğin izni al dilediğin makamdan, istediğinle konuş, kayıt et ama benim duyduklarımı duyamazsın sen bulunduğun yerden. ölmüş küçük kızın her gece katilinin başında defalarca "neden" diye sorduğunu yalnız ben duyarım. hastanede bilinçsiz yattığını sandığınız kadının her akşam buraya gelip hesap sorduğunu ben duyarım. ve düşünülmemesi gereken düşüncelerin dönüp dolaşıp düşünmeseydin burada olmazdık diye düşünenlerine sızlanışlarını, yalnız ben duyarım.
yalnız buradan görülür ve duyulur benim gördüklerim ve duyduklarım. yalnız bu parmaklıkların ardından...